Bir dehayı mı yoksa budalayı mı mezun ediyoruz, bilmiyorum.

Bu söz School of Architecture of Barcelona’nın rektörü profesör Elias Rogent’ın, mezuniyet töreninde (1878) ona söyledikleri. O ise yanındaki arkadaşına dönüp: “benim şimdiden bir mimar olduğumu söylüyorlar.” diyor gülerek. La Rambla’daki sokak göstericileri ve Theo‘dan sonra Barselona’nın bende bıraktığı son iz; Gaudi. Bir adam, tek başına bir şehrin silüetini değiştirebilir mi? Yapıtlarıyla “hadi canım, bir insan bunu 100+ yıl önce nasıl düşünebilir ve yapar?” dedirtebilir mi? Fantastik, egzotik, büyüleyici veya görkemli gibi büyük sıfatların ardı ardına ağızdan çıkmasına neden olabilir mi?  Bu deli adamın düşünme şekline hayran olmamak elde değil.

Kimi kentler savaşlarla, kimileri aşklarla anımsanır. Bazıları yarılıp içinden geçen ırmaklarla bazıları ise, geçmişinin “uzunluğu” ile tanınır.  Ama bir kent vardır ki yeryüzünde; 74 yıllık yaşamının içine inanılmaz “şeyler” sığdırmış bir mimar ve şüphesiz onun eserleri ile birlikte tanınır. Birçok mimar hakkında belgeseller, mimarlık hakkında filmler yapılmıştır şüphesiz ama, bir mimarın yaşamının 43 yılını adadığı ve 1882′den bu yana bitmeyen bir eseri için bir müzik albümü çıkartılmamıştır hala.


GAUDI, 25 Haziran 1852’de Katalunya özerk bölgesi içinde yer alan Tarragona’nın yanındaki Reus kentinde doğdu. Bir zanaatkarın, bakır kazan ustası’nın oğlu olması ve mimarlık eğitimine kadar o atölyede metal işi ile uğraşması belki de, onun çizgi dünyasındaki “akışkanlığı” belirledi.  17 yaşında Barselona’ya gelen Gaudi , buradaki Escola Provinciya d’Arquitecture‘da mimarlık eğitimine başladı. 22 yaşında iken, 7 Temmuz 1874-Kasım 1876 yılları arasında geçireceği askerlik için ara verdiği eğitimini 1878′de tamamlayarak mimar oldu.

O kadar ki; lakabı olan “Dandy” sakalını “griye boyaması” ve yırtık pırtık elbiseler ile dolaşmasından kendisine takılmıştı.  Kendisine ait bir “özerk” dünya kurmuş ve o dünyada yaşamaya başlamıştı Gaudi. Hiç evlenmedi. O günlerin en popüler eylemi olan fotoğraf bile çektirmedi. Meslektaşları gibi “bedenen” herkes tarafından hiç tanınmadı. Ama eserleri ile karşılaşabilmek heyecanı ile  insanlar, önlerine çıkan ilk köşe başını bir an önce dönmek isteyerek geçiriyor son 130 yılı.  Tabi Gaudi bir “dehaydı” şüphesiz ama; o dönemin Barselona’sını da burada anmak gerekiyor.  19. yy başından itibaren Barselona, tekstil atölyeleri ile dolmaya ve çok ciddi bir “burjuva” sınıfının oluşmasına da tanık oluyordu o yıllarda. Kentin varlıklı yurttaşları arttıkça, kent zenginleşiyor ve yüzyıla damgasını vuracak bir “sanatsal etkinlikler merkezi” oluyordu.  Gaudi, mesleğinin daha başında iken, Osmanlı mimarlığını da çok ciddi etkileri olan Fransız Eugene Viollet Le Duc (Eugene Emmanuel) etkisine girmeye başladı.  Gotik rasyonalizm olarak adlandırılan akımın da öncüsü olan restoratör mimar Viollet Le Duc;  “bir eseri restore etmek, onun bakımını yapmak, onu onarmak veya yeniden yapmak değil belki de hiç bir zaman varolmamış bütünsel bir hale geri getirmektir.”  demekteydi.

Bu tanım, belki de Gaudi‘yi ölümüne kadar Sagrada Familia Kilisesi‘ne bağlayan ilişkiyidi. Ve tabi aynı zamanda onu katı biçimde dine de yönelten. Gaudi, gençliğinden ölümüne kadar katı bir Katalan milliyetçisi oldu. Hatta çok fazla kaydı bulunmasa da, İspanyolca dışı dillerin konuşulmasının yasak olduğu gençlik döneminde, Katalan dili ile konuşmak konusundaki ısrarı nedeniyle kısa bir dönem hapsedildiği de biliniyor.  Gaudi, Viollet Le Duc gibi, orta çağ gotiğini savunan sanatçı ve tarihçi İngiliz düşünürü John RUSKIN‘in ve Arts and Crafts hareketinin öncülerinden olan tasarımcı ve ressam William MORRIS‘in de düşünsel etkisi altında fazlaca kalmıştır.  Ama bu kadar farklı sanatsal ideolojik gruplardan -ve çok ça- etkilense de, bizce, Gaudi eserlerinde sıklıkla kullanılan “girift soyutlanmış iç içe imgelerin” aslında Katalan kültürün bir yansıması olduğudur.  Ve Gaudi’nin bu çeşitli etkilenmelerinin daha fazla “biçimden” kaynaklı olduğudur.  Çoğu mimarlık tarihçileri doğrudan Art Nouveau akımına soksa da Gaudi‘yi, yine çok fazla kabul gören bir yaklaşım da; “sınıflandırılması güç, kendine has bir estetik özerklik” içinde eser tasarlamıştır.  Tabi; “korkunç”, “kötü” ve “kabul edilemez” bulanlar da şüphesiz, özellikle kendi döneminde yüksek sesle görüşlerini ifade etmişlerdir.  Hakkında çıkartılan en ciddi “rivayet” ise, Gaudi’nin renk körü olduğu ve eserlerini ancak yardımcısı Joseph Maria JOJOL‘un yardımı ile yaratabilmiş olduğudur.  Gaudi meslek yaşamının ilk bölümünü oluşturan 1883-1906 yılları arasını Barselona burjuva sınıfının verdiği işleri tasarlayarak geçirdi.  Ancak onun meslek yaşamının belki de “dönüşümü”, 1882′de mimar F.del VILLAR tarafından yapımına başlanan ve 1883 yılında kendisine devredilen Sagrada Familla Kilisesi‘ne kendisini adamaya karar verdiği 1908 yılıdır.  Gaudi, o yıl atölyesini de Sagrada Famillia’nın şantiyesine taşıyarak ölümüne kadar geçecek 18 yıl bir başka iş almamıştır.  Hatta bu deha mimara o yıl bir Amerikalı girişimci gelerek New York’da bir otel yapmasını istemiş o da sadece bir eskiz hazırlayarak ona vermiş ve 1901-1910 yılları arasında kendisini halsiz düşüren uzun süreli hastalığı nedeniyle işle ilgilenmemiştir.  Verdiği taslak 300 mt yüksekliğinde bir binadır. Bu projenin, 11 Eylül 2001′deki saldırı sonucunda yıkılan Dünya Ticaret Merkezi Binası alanına yapılması da geçtiğimiz yıllarda gündeme gelmiştir.

Bu dehanın ölümü de dramatiktir.


Gaudi, Sagrada Famillia projesi ile; tüm mimarlık bilgisini, girift imgelerle kaynaştırdığı bir görsellik oluşturarak, bir 20. yy. katedrali yaratmaya çalışırken, 7 Temmuz 1926’da, 74 yaşında iken bir tranvayın kendisine çarpması ile öldü.  Hikaye muhteliftir ama denilir ki; paramparça pecmurde kıyafetler içindeki bu cesedi uzun süre kimse teşhis edememiş ve bir rastlantı ile cesedi gömülmeden az önce morgdan alınarak Sagrada Famillia Kilisesi içine yapılan bir gömüt alanına gömülmüştür.

Parc Güell

antoni gaudi spain barcelona Parc Guell samuel ludwig - Antoni Gaudi Hayatı ve Eserleri

Katalunya’da da yaşanan, sanayi devrimi ile çok büyük maddi kazanımlar elde etmiş bir kişi olan Kont Eusebi Güell; gücünü simgeleyecek ve örnekleri İngiltere’de çok olan bir “şehir parkı” tasarlaması için Gaudi ‘ye başvurduğunda yıl 1900 idi. Gaudi bu araziyi; her biri 1.000-2.000 m2 lik topoğrafyaya uyarlı 60 parsele ayırmış, ve biri arazi sahiplerinden Trias ailesi için diğeri de, 1906′da kendisi tarafından satın alınan ve bugün Gaudi Müzesi olan bina dışında sadece peyzaj düzenlemesi olarak bu parkı tasarlamıştır. Kont bu alanda varlıklılar için malikaneler yapmayı düşünür ve Gaudi’ye de bu nedenle gider. Ancak buradan konut almak isteyen çıkmayınca Eusebi Güell projenin park olmasına karar verir. Parc Güell ‘in tasarımı sırasında arazi içinde bulunan Muntaner de Dalt ile Muntanya Pelada alanları Gaudi’yi çok uğraştır. Çünkü burası adını hak edecek kadar çorak ve dik bir yamaçdır. Sadece yabani otlar, çalılıklar ve birkaç keçiboynuzu ağacı dışında bitki dokusu neredeyse yoktur. Gaudí bu veri üzerine, “doğayla uzlaşmayı” seçer, daha az su ve bakım isteyen Akdeniz bitkilerini temel alan bir yerel bitki dokusu ile peyzajını oluşturur.

Gaudi, bu 15 hektarlık araziyi önce çok iyi inceler ve topoğrafya ile uyumlu yollar, doğal koşullar nedeniyle bozulma olasılığı olan bölgelerde ise yine topoğrafya ile uyumlu setler ve gezinti için “o müthiş” dehlizleri ve viyadükleri tasarlar.  İlk iş olarak Parkı, “trencadís” adı verilen bir tür kırık renkli kiremit parçaları ile harpuştası bezenmiş, 7 giriş kapısı olan plastik bir duvarla kuşatır. Bu harpuşta üzerine, “parc güell” rozetleri ve onların arasına da dörderli kırmızı ve beyaz diyagonal ekleyerek, Katalunya barını sembolize eder. Yapının ana kapısına da, trencadís “parc” ve “Güell” sözcükleri bulunan en büyük rozeti koyar ki parkın başladığını bize belli etsin. Bu rozeti ayrıca, yukarıda da değindiğim gibi dış duvarlardaki 8 diyagonal bar arasında sürekli yineler.

Bu rozetlerin nedeni şuydu:

Kont Güell, inşaat sırasında Küba’da, Philippins’de bir puro atölyesi kurarak imalata başlamıştı. Ve Gaudi’de, patronunun puroları üzerindeki halkaları anımsatan bu rozetleri tüm yapı alanında ve sürekli olarak yineledi. Parc Güell’in girişinde bizi, “Hansel ve Gretel” masalındaki pasta evleri anımsatan iki bina karşılar. Bu binalar 1901 ve 1902 yıllarında inşa edilen, düz çizgileri ve dik açıları neredeyse hiç olmayan “sevimli” binalardır. Soldaki bina, servis mekanları olan bir bekleme salonudur. Salonun üstünde, 17 metre yüksekliğinde hiperbolik, mavi ve beyaz seramiklerle kaplanmış bir kule vardır. Sağdaki bina ise, kapıcı evi olarak tasarlanmış, iki katı ve bir tavan arası bulunan bir yapıdır.  Girişin hemen karşısında, 3 farklı kotta sahanlıklarla kesilmiş çift kollu bir merdiven bizi Yunan tiyatrolarındaki Sala Hipóstila ile karşılar. Merdiven organik biçim verilmiş 3 bitki havuzu ile bölünmüştür. Bu alanların birincisinde bir mağara bulunur. Bu mağara aslında bir oturma bankıdır. ikincisinde Katalan bayrağının renkleri ile renklendirilmiş bir sürüngen ve üçüncüsünde ise çok renkli bir ejderha bulunmaktadır. Merdivenlerin iki yanında ise artizanal bir işçilikle yapılmış seramiklerle kaplanan yüzeyler ve bunların hemen önünde ise beyaz bükey yüzeylerden oluşmuş bir tür korkuluk bulunmaktadır. Merdivenler ile ulaşılan Sala Hipóstila; 6 metre yüksekliğinde ve 1, 3 metre çapında 86 adet klasik dönem esintili kolon ile taşınan ve dönemin gelişmeye başlayan ticaret hayatına katkı vermesi amacıyla, bir “iş görüşmesi” yapma alanı olarak tasarlanmış alandır. Ve terasın altında yer alır. Bu kolonların alt bölümü trencadís, üst bölümü ise rustik taş kaplamadır. Dışarıya bakan kolonlar yapının daha büyük algılanması için eğimli tasarlanmıştır.

Bu arada bir mühendislik harikası olan “su” elde etmek için bir Gaudi buluşunu da hemen belirtmek gerekir. Sala Hipóstila’nın sütunlarının merkezlerinden kanallar bulunmaktadır. Ve üst terasda biriken yağmur suyu, topraktan süzülerek bu kolonların içindeki kanallar aracılığı ile yeraltına gömülmüş 1.200 m3 lük bir su tankına aktarılır. Ve bu su peyzajın sulamasında kullanılır. Sala Hipóstila, merdivenlerden sonrası için bir dinlenme alanıdır aynı zamanda. Ve burası Barselona kenti ile denizin görüldüğü nefis bir korunaklı terastır. Bu terasın yanından yeni bir çıkış yolu ile en son olarak terasa varılır. Bu teras yine organik çizgiler ile tasarlanmış yarım daire biçiminde oturma alanları ile kuşatılmıştır. Kent, deniz, peyzaj ve şüphesiz kentli burada sürekli bir temas içindedir ve aynı zamanda bu alan çok önemli sosyal etkinlikler için de kullanılan, aranan bir mekan olmuştur. Park, bu meydan, tam merkezde kalacak biçimde tasarlamıştır. Yaklaşık 3 km’lik büyük bir ağ oluşturan kıvrımlı yürüme yolları, kimi yerde viyadüklerle, kimi yerde taş merdivenli patikalar ve kimi yerde ise “muzip” dehlizlerle geçilir. Hiç beklenmeyen bir yerde ve yine hiç beklenmeyen bir detay, bir anda belirir ve size yol arkadaşlığı yapar. Bu anlık yol arkadaşınızın aslında, Gaudi’nin tavizsiz bağlı olduğu Katalan kültüründen bir alıntı olduğunu ise çok geçmeden hemen anlarsınız.  Onlarca değişik mekan hissi ile donanmış bu parkta yapılan bir yürüyüşün sonunda doğayı sevmemek ve Gaudi’nin sanatını anlamamak artık mümkün değildir.  1984 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine alınan Parc Güell, 1985-1993 yılları arasında mimar Jose Antonio Martinez Lapeña ve mimar Elías Torres tarafından hazırlanan projeler ile restore edildi.
Parc Güell’in inşası tamamlanmıştır artık ve Gaudi, işvereni Eusebi Güell ile parkı dolaşırken bir an durur.  Ona döner ve der ki: “Kimi zaman, sadece ikimizin, bu mimariden hoşlanan insanlar olduğumuzu düşünüyorum”… Güell hemen yanıtlar:  “ben senin mimarlığını sevmiyorum, sadece saygı duyuyorum”

Evet Gaudi ile bizi tanıştıran Parc Güell hakkında teknik olarak yazacaklarımız bunlar. Bir iki de bilgi verelim. Parka giriş ücretsiz ve metro ile rahatça ulaşabilirsiniz. Museo casa Gaudi’ye giriş için 4 avro vereceksiniz. Parktaki görevliler size İspanyolca ve Katalanca dışında sadece İngilizce olarak yardımcı olacaklar.

Casa BATLLÓ

casa batllo in sant jordi 768x1024 - Antoni Gaudi Hayatı ve Eserleri

Belki de, halkın taktığı adla “Casa dels ossos” (kemikler apartmanı) için kurulabilecek tek tartışmasız cümle: “ustanın tamamen bitirdiği tek işidir…” olmalı.19. yüzyılın başında, Barselona’da hızla varlıklılaşanlardan birisi de Josep Batlló i Casanovas idi. O da Kont Güell gibi bir tekstil fabrikatörüydü.  Ve servetini arttırmak için sürekli arayışlar içindeydi. Batlló 1900 yılında Barselona’nın gözde caddesi, Passeig de Gràcia üzerinde bulunan ve 1875-1877 yılları arasında yapılmış olan 43 numaralı evi satın aldı. Amacı bu binayı yıkarak yeni bir bina yapmak ve bunu da kiraya vermekti.

Binayı tanıtmadan önce bugün Barselona’nın ticaret merkezi olan Passeig de Gràcia’dan çok az da olsa söz etmeliyiz.  Passeig de Gràcia, o günlerde modernist mimarlara ev tasarlatmak isteyen yeni zenginlerin sürekli yatırım yaptığı bir yerdi. Hatta zenginler arasında rekabet o kadar fazlaydı ki, yüz yılı aşkın zamandır buradaki üç bina, “la manzana de la discordia” (elma rekabeti) olarak anılır.  Mimar Lluís Domènech i Montaner’in tasarımı olan casa lleó morera, mimar Josep Puig i Cadafalch’ın tasarımı olan casa amatller ve nihayet “usta”nın tasarımı olan casa batlló büyük bir rekabet yaratır caddede.  Peki “elma” nereden çıktı? İspanyolca’da “manzana” elma demektir. Katalan dilinde ise manzana hem elma ve hem de “blok/bina” anlamına gelmektedir. Ve işte bu sözcük “oyunu” ile Barselona’lılar, Afroditin gönlünü almak için Paris’in verdiği “altın elmaya” atıf yaparak, o elmayı bulmak için verilen rekabeti anlatırlar. (Meraklısı için: bu arada mitolojiye göre bu altın elmayı Paris, Afrodite, Balıkesir yakınların’daki Antandros kentinde vermiştir.)

Yani, kent sadece üzerine basılan değil “uğraşılan” bir yer aslında…  Evet… Gaudi bu teklifi şüphesiz büyük bir mutlulukla karşıladı ancak, bu binanın yıkılmasına da çok direndi. Batlló’ya sunduğu öneri ise: bu binayı “kendi çizgisi ile değiştirmek ve içindeki tüm bileşenlerini tasarlamak” idi.  Batlló bu öneriye direndi mi, yoksa hemen kabullendi mi bilemeyeceğim ama sonunda Gaudi’nin bu ısrarını kırmadığı belli. Batlló, Gaudi’ye sadece, binanın alt katlarını ailesi tarafından kullanacağını ve üst katlarını da kiraya vereceğini söyleyerek işin başlamasını ondan istedi. Bina 1904-1906 yılları arasında süren büyük bir “tadilat” ve “tasarım” süreci yaşadı. Gaudi, Yardımcısı Josep Maria Jujol ile birlikte dış cephe ve avluyu tamamen değiştirdi. Çatıyı yeniden tasarladı ve yeni bir kat daha ekledi. Cephe ile çatı arasında harika bir birleşim sağlayan ve Katalunya’nın sembolü olan ejderhayı stilize edip ekleyerek yapı sürecini tamamladı. Ve tabi bir Gaudi klasiği olan “imzasını” da -bacalarını- yerleştirerek binayı teslim etti.

Gaudi bu binasında çok önemli bir şeyi daha gerçekleştirdi:  Binada kullanılan tüm mobilyaları, kapıları, kapı kollarını ve merdiven bileşenlerini insan ergonomisine göre tek tek tasarladı. Bunun için elle kile şekiller verip kalıplar hazırladı ve bu kalıpları kullanarak, kendisi tarafından belirlenmiş her bir detay noktası için ayrı döküm yaptırttı.  Bittiğinde bina şöyle idi:  Dış cephe tamamen değişmiş ve dış cephe de sınırda bir dalgalanma yaratılmış. Bu dalgalanmış olan dış yüzey, Parc Güell’de dün yaptığımız gezide bolca adı anılan trencadís ile kaplanarak altın renginden yeşilimsi bir maviye kadar değişken bir renk oluşturulmuş, balkonlara çok hoş bir soğuk demir işçiliği ile yapılmış ve insanların casa dels ossos demesine neden olan “kafa tasımsı” soyutlama korkuluklar eklenmiş, duvar yüzeyi çatı ile birleştiren ayraç birazdan ortaya çıkacak olan ejderhanın dikensi kabukları ile dışarı patlatılarak “abartılmış” ve nihayet arduvaz keramik ile “pul pul” olan derisi ile o ejderha çatıya oturtulmuştu.  Binanın sol bölümüne saplanan ve halk arasında Katalanların koruycu meleği kabul edilen “aziz George’un kılıcı” olarak tanımlanan ve son kattan çıkan silindirik bir kule ile de ağırlık merkezi dengelenmiş, böylece, “hiç bir yanı bir diğerine eş olmayan” bir asimetri sağlanırken bakana ise “dengelemiş” hissi vermesi başarılmıştı.  Kulenin mavimsi yüzeyi üzerine eklenen JHS, JHP ve M harfleri ise; Jesus, Joseph ve Mary’dir.  Malsahibi Batlló ailesinin kullanacağı katlar ise bu egemen malzemelerden ayrılarak başka bir dalgalanma ile “griye” geçilmiş ve vitraylar ile süslenen doğrusal olmayan doğramalar ile bir anda çevresinden soyutlanmıştı. Ya içi ? Usta öncelikle katları bir “üst üste yığıntı” değil, birleşmesi gereken düzlemler olarak ele almış ve bu keskin kot ayrılığını “elipsoid” elemanlar ile bağlamıştır. Denilebilir ki casa batlló’nun giriş holüne adım atan bu yuvarlaklığı kendi vücuduna sarılmış olarak hissedebilir. Merdivenin sarmalı, onu kullanırken ellediğiniz korkuluk, hemen sizi karşılayan tepemsi duvarımsı pencere, üst katlara çıktığınızda kapı doğramaları, onları çevreleyen söveler, ikiz pencereler…

İç mekan tavanları ve tavana geçiş de burada tarif edilmesi gereken bir durumdur. Duvarlar elipsoid eğimlerle tavanla birleşir. Ve tavandaki “müthiş” su girdapları ile sizi orada öylesine sarar ki, ellemek istersiniz.  Mavi-lacivert seramiklerle kaplanmış ve avlu üstü pencereleri ile aydınlatılan asansör-merdiven boşluğu ise sizi bir düz alanda gezinti yapıyorsunuz hissine sokar. Evet, casa batlló katları “birleştirilmiş” özetle.  Tüm mekanlar doğal ışık alır ve doğal olarak havalanır. Bu havalandırma buluşu da tartışmasız bir mühendislik harikasıdır.  Bağımısız bölümler her yeriyle buradan Gaudi geçti dese de ben burada “o” şöminden biraz bahsetmek istiyorum. Aslında tüm bina sürekli “dalgalar” içindedir ve siz muhtemel su sesini ararsınız sadece. İşte şömine de, denizin içindeki bir kovukta sevişen deniz kızı için tasarlanmış gibidir sanki. Ve hakikatten ancak iki kişi birbirine sarıldığında içine sığabilmektedir.

Gaudi, aradığı “düz olmaktan kaçmayı” eşyaların tasarımında da “sonuna kadar” kullanmıştır.  Evet yıllarca “ev” olarak kullanılan casa batlló’yu, Batlló ailesi 1954 yılında Sociedad Iberia de Seguros firmasına sattı. Bina, 1994′te Chupa Chups şekerlerinin sahibi olan Bernat ailesi tarafından Seguros’dan satın alındı. Ve aile, Gaudi’nin 150. doğum gününde binanın birinci katını ziyarete açtı.

O yıl firma 30.000 ziyaretçiden yaklaşık 2, 500, 000.- € gelir elde etti. Ve yine kutlama etkinlikleri süresince kiraladığı bina içi mekanlardan ise yaklaşık 600.000.- € elde etti.  Ne diyelim “şeker gibi para”…

Casa MİLÀ

Casa MiLa 1024x768 - Antoni Gaudi Hayatı ve Eserleri

Barselonalıların, Katalanca’da “taş ocağı” anlamına gelen “La Pedrera” adını verdikleri ve ustanın kendisini Sagrada Família Kilisesine adamasından önce tamamladığı son eseri olan casa Milà . Anımsarsanız,  Passeig de Gràcia’nın 1900′lü yıllarından az da olsa söz etmiş ve yeni zenginlerin bu caddede başlattıkları yapılaşma hareketlerine değinmiştik. İşte bugünkü binanın sahibi olan Pere Milà i Camps’da (1873-1940) bu caddede yatırım yapmak isteyen zengin bir girişimciydi. Ve ilk iş olarak arsa sahibi Ferre Vidal’den Passeig de Gràcia’daki 92 numaralı ev ile yanında duran ve Carrer de Provença’ya bakan 1.000 m2 lik arsayı satın aldı. Ardından, tüm Barselonalılar gibi kendisini de hayran bırakan casa Batlló’yu yeni tamamlayan ve adı, caddede bir “efsane” haline gelmiş olan Gaudi’ye gitti. Milà, ustadan, bu arsa üzerine kiralık daireler olarak işlevlendirilecek bir apartman yapmasını istedi.

Ancak bu gidiş o kadar kolay olmadı.
Bir aile dedikodusu ama yine de yazmalıyım bunu. Pere Milà’nın eşi Rosario Segismón, her ne kadar ustanın Reus’lu bir hemşehrisi olsa da, eşinin bu binanın Gaudi’ye yaptırmak kararına şiddetle karşı çıkıyordu. Uzun tartışmalardan sonra Bay Milà’nın bu kararına ikna oldu ama, sonra bunun acısını da çıkarttı. Tabi okur burada “lanet” bir kadındı falan diye bir sonuç çıkartmasın sakın. Çünkü; Bayan Rosario, 1910 yılından ustanın ölümü olan 1926 yılına kadar hiç ses çıkartmadan Gaudian süslemeler eşliğinde uyudu. Tabi içinden neler geçirdi veya kocası ile nasıl hararetli tartışmalar yaptılar onu bilmiyoruz.
Biz yine inşaata dönelim…
Usta önce, bu büyük arsaya yapacağı binanın konut olmamasını istedi Milà’dan ama onu kararından vazgeçiremeyince; “o zaman her yerin aydınlanmasını sağlamak gerek” diyerek, üç farklı boyutta avlusu olan, koridor yerine odalar arasındaki kapılar ile bir diğerine geçilen ve uzun bir süre Avrupa burjuva konutları için plan şeması olarak devam eden “fantastik” bir konut planı ortaya çıkarttı.  Dalgalandırılmış dış cephe ise “inanılmazdı”. Kimilerinin “arı kovanındaki petek”, kimilerinin dokusu ve tasarımının görünüşü nedeniyle “çökmek üzere olan bir kum kalesi” kimilerinin ise “taş ocağı”na benzettiği bu dış cephe, hem düşey ve hem de yatay kesitte dalgalandırılan gri taş duvarları ile benzerinin görülmesi uzun yıllar mümkün olamayacak bir plastik çıkartmıştı ortaya.
Tabi bu düz bir aksı izlemeyen duvarlar binanın taşınması sorununu beraberinde getirdiği için, taşıyıcı dış duvarlar yerine içeri alınmış kolon ve kirişlerle bina taşıtılmış ve bu statik elemanlar o günlerin “şüpheli” yapı elemanı olan çelik ile güçlendirilmişti. Rahatça söylenebilir ki casa Milà, döneminin aynı zamanda bir “statik harikasıdır”.
Yeniden dış cepheye dönelim:
Yataydaki dalgalanma içeri çekilmiş niş biçimindeki balkonların önüne eklenen ve tartışmasız büyük zanaatkar Badia Kardeşler‘in elinden çıkan ve Usta’nın yardımcısı Josep Maria Jujol’un tasarımı olan “püskürmüş” heykel korkuluklarla birleşince, binada kullanılan yoğun taş dokunun ağırlığı da ortadan “kalkmış”, bir korkuluğun mimariye neler katabileceği de ortaya “çıkmış”tı.
Bu balkon korkulukları yıllar sonra metal üzerine çalışan heykeltraş Pablo Gargallo (1881-1934) ile heykeltraş Julio Gonzales’e (1876-1942) de esin kaynağı oldu.  Binadaki tüm “sürpriz” detaylarda bir anda ortaya çıkıveren bu demir işlerini gerçekleştiren Badia Kardeşler, ustanın Parc Güell’de de, casa Batlló’da da ekip arkadaşı olmuştu.  Binanın katları da tabi, bu dış cephedeki “karmaşadan” nasibini almıştı. Ama Usta bununla da yetinmemiş, eğimli kolonlarla karmaşayı iyice arttırmıştı. Ve tavanlar ise muazzam bir sıva tekniği ile “çöl” veya belki de “kumsal” kumullarına dönüştürülmüştü. Dalgalanma o kadar fazladır ki, Gaudi, kimi yerlere deniz yıldızı filigranı eklemek zorunda hissetmiştir kendisini.  Çatı katı, çatı kaplaması ve bacalar… Hayır hayır.. Başlı başına bir bütün olarak ÇATI, Gaudi tarafından özel olarak ele alınmıştı. Çatı katının daha önce casa Batlló’da çok küçük bir alanda denenen gotikimsi kemerli odası, casa Milà’da artık 1.300 m2 lik yapı alanı üzerine oturtulmuş bir geçit, dehlizdir artık.  Kimi yerde aydınlığa çıktığınız, kimi yerde aydınlığı içeri alan bu yol bitiminde kendinizi muazzam bir “heykel sergisinde” bulursunuz. Bu serginin yontuları “bacalardır”.  Kimi tek kimi gruplar halinde, kimi yalın kimi süslü onlarca baca sizi yanına çağırır. Bir koşma hissi doğar bir anda insanda ama, binadaki dalgalanmayı unutmuş olacağınızı düşünen Gaudi’nin terasta da yeterince dalgalanma yaratan podyumsu basamakları buna izin vermez.
Ve bir mimarın “nasıl olması gerektiğini gösteren” muhteşem bir detay:
Bir baca vardır ki çatıda, Gaudi onu ne çekmiştir kenara ne de patlayıp çıktığı yerine kayıtsız kalmıştır. O bacanın tam karşısında Sagrada Familia Kilisesi vardır. Ve Usta, bacanın bir bölümünü boşaltarak çerçeve içine almıştır kısa bir süre sonra yaşamını adayacağı binayı. Ve önüne koyduğu basamaklarla o podyuma çıkmaya zorlar sizi. Müthiş, Evet yıl 1910′dur artık. Bina bitmiştir ve dış cephe iskelesi sökülecektir. Tüm Barselonalı’lar akın eder o gün Passeig de Gràcia’ya… Ve bina açılır.
Peki soru şu: o geçen 4 yıl boyunca her şey bu kadar güzel ve kolay mı gelişmiştir?
Yanıtı tahmin etmişsinizdir: hayır ! Tabi ilk sayılması gereken gerilim, tasarıma daha başlarken, hemşehrisi bayan Rosario Segismón’un kafasındaki “tarz” ile Gaudi’nin “tarzı” arasındaki farktan kaynaklı olanıdır. Bu gerilim devreye Bay Milà’nın girmesiyle kesilmişti. Ama Usta intikamını, Bayan Milà’yı 16 yıl sürecek bir “azabla”, XVI. Louis tarzı döşenmiş bir yatak odasında onu yaşatarak almıştı.  Aile ile olan ikinci gerilim, bizzat patronu olan Bay Milà ile gelişmişti. Milà, bu prestijli caddede iyi para kazanacağı altı bürolardan üstü de kiralık konutlardan oluşan bir “şeyin” sahibi olacağını düşünüyordu. Ancak bina planlarını gördüğü ilk gün bu fikrinin biraz zaman alacağını hemen anladı.  Çünkü bu fantastik plan içinde yaşamak karısının da dediği gibi 1900′lü yılların başı için “çok iddialı” idi. Bay Milà’ya göre müstakbel kiracılar ne bu “eğri biçimli” odalara uygun eşyalara sahiptiler ne de yaşam biçimine ve bu epey bir zaman da alacağa benziyordu. Bu kriz de bir şekilde yoğun proje “kavgaları” ile aşıldı. Tabi belirtelim Gaudi burasının Bay Milà’nın aksine, otel olmasını hep istiyordu.  Aile ile sorun bina bitene kadar bir daha yaşanmadı ama hukuki sıkıntılar yoldaydı.  Gaudi’nin ilk mimari projesinin tarihi olan 1906′da başlayan inşaatın 2. yılında toplanan Kent Meclisi, taşıyıcı sistemdeki bir kolonun inşaat sınırını 1 metre geçtiği gerekçesi ile inşaatı durdurdu ve Gaudi’den bu hatanın düzeltilmesini istedi.  Gaudi, Meclis tarafından kaldırılması istenen bu kolonun, bina cephesinde yaratacağı değişiklik nedeniyle şiddetle karşı çıktı ve bir şekilde uzlaşıldı.  Bir buçuk yıl sonra, cephedeki bazı kornişlerin bina sınırını çok aştığı gerekçesi ile yeni bir sorunla karşılaşıldı. Bu olay üzerine Belediye II. Bölüm Şefi mimar Plantada, “durumun geçici bir inşaat hatası olduğu ve bir problem doğurmayacağını” söylemesi üzerine sıkıntı çözüldü. Bina tamamlanmak üzere iken bu kez de Belediye, binanın projedeki yüksekliğini 4 metre ve toplam alanını ise 4.000 m2 aştığını, bu nedenle çatı katının yıkılmasına veya bunun yerine 100.000.- peseta para cezası ödenmesine karar verdi. Bu durum tabi Bay Milà için ciddi bir sıkıntıydı çünkü, ödenmesi istenen ceza, inşaat maliyetinin neredeyse beş de biriydi.  Tabi buna da direndiler ve uzun süren tartışmalardan sonra Belediye Meclisi, binanın büyük bir sanatsal değer taşıdığına bu nedenle, resmi kısıtlara tabi tutulamayacağına karar verdi. Bu karar Gaudi’yi o kadar çok sevindirdi ki, kararın bir kopyasını da kendisi için istedi. Gaudi projesinin bir cephesinde, koruyucu Paseo’ya şükranlarını bildirmek için aziz Michael ve aziz Gabriel’i kanatları ile sarmalayarak kuşatmış melek figüründe bir azize Rosary tasarlamıştı. Ama onu da yerine koyamadı.  Bunun için iki söylenti vardır. Bunlardan ilki inşaatın yüklenicisi olan Bayó tarafından dillendirilmiştir. Bayó’nun söylediğine göre Bay Milà, heykeltraş Carles Mani tarafından yapılan bronz heykelin azizeyi iyi yansıtmadığını ileri sürerek, bu heykelin binasına yerleştirilmesine karşı çıkmıştır.  Diğer söylenti ise; 20-26 Temmuz 1909′da yaşanan ve Barselona’daki birçok kilisenin yakıldığı “Setmana Tràgica” (trajik hafta) olarak anılan olaylar nedeniyle, evlerinin kilise ile karıştırılacağından korkan bay ve bayan Milà’nın bu dini yontunun konulmasına karşı çıktıklarıdır. Gaudi bunun üzerine hemen inşaatı bırakmaya karar vermiş ve aile ile yıllar sonra yeni bir çatışma yaşamış, ailenin onu bir rahiple görüştürmesinden sonra ancak işine tekrar devam etmiştir.

Evet bina çok büyük sükse yaptı ve Bay Milà’nın korktuğu da başına gelmedi ve hemen kiracı buldu.
Usta’nın ölümü ile 1926′da, Bayan Milà binanın dekorasyonunu “aşırı geleneksel” biçimde yeniden yaptırdı. 1936′da yaşanan olaylar sırasında bina’da bulunan “Milà Şapeli” tamamen tahrip edildi.  1967 yılında bir “Bingo (piyangosalonu” olması için binanın Milà ailesi tarafından kullanılan bölümünde yapılan tadilat sırasında; duvarlar kaldırıldı, tavan, ahşap dekorasyon, dövme demir işçilikleri gibi birçok orijinal Gaudi çalışması tahrip edildi.  1984 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine alınan casa Milà, Caixa Catalunya (bir Katalan bankası) tarafından satın alındı ve tamamen özerk Centre Cultural Caixa Catalunya adıyla anılan bir kültür merkezine dönüştürüldü.  Açık arttırmalar ile satın alınan, kimi Gaudi tasarımları bu merkeze yeniden yerleştirildi ve binanın çatı katına Gaudi’nin çalışmalarının sergilendiği bir sunum merkezi yapıldı. Ayrıca giriş katı da sergi merkezi olarak yeniden düzenlendi.

Sagrada FAMILIA

sagrada familia 1024x576 - Antoni Gaudi Hayatı ve Eserleri

Üstelik, Usta’nın ölümünün 100. yılında tamamlanması planlanan binanın, bitimi için hala önümüzde 24 yıl var.
Kimileri, “turistik bir gelir kapısı, neden bitirsinler ki?” dese de, Barselona’nın adını tüm dünyaya yayabilmeyi başarmış bu bina, “üçüncü binyılın muazzam katedrali” adıyla çoktandır anılıyor. Öyle bir ilgi var ki; El Periódico de Catalunya gazetesinin yazdığına göre 2004 yılında 2, 26 milyon kişi bu “şantiyeyi” ziyaret etmiş.  İsterseniz biz; bir ayaklanma ve ardından Katalunya’nın özerliğinin kabulü, iç savaş ve Franco faşizmi ve hatta geçen ay ulaşıma açılan AVE’nin (hızlı tren) güzergahının bile tüm izlerini üzerinde taşıyan bu binadaki gezimize başlamadan önce, bir 19. yüzyılın sonlarına gidelim ve hemen oradan dolaşmaya başlayalım …
İspanya ‘nın genelinin aksine Katalunya bölgesi ve özellikle Barselona, 19. yy’da kraliyetin içine düştüğü iktisadi çözülmeye karşın, orta ölçekli dokumacılığın merkezi durumuna gelmişti.  1866′da, kapitalizmin yeniden biçimlendirdiği bu “yeni” dünya düzeninde çözülmeye başlayan “aile” kavramının kutsallığına adanmış bir tapınağın yapımı için, Josep Maria Bocabella i Verdaguer adında bir Barselona’lının, Associació Espiritual de Devots de Sant Josep adlı bir birlik kurulmasına önayak olması ile Sagrada  Familia‘nın bitmeyen öyküsü başlar.  Hıristiyanlığa, içten bağlı olan kişilerin bağışları sonucunda biriken paralar ile 1881′de Marina, Provença, Sardenya ve Mallorca caddelerinin arasında kalan çok büyük bir araziyi bu birlik satın alır. Ve mimar Francesc delVILLAR‘a ilk projenin yapımı işini verir.  Villar, bu alana 85 metre yüksekliğe ulaşan, 3 nefli bir proje hazırlar. Projenin inşaatına, 1882 yılının aziz Joseph gününde, piskopos Urquinaona’nın ilk temel taşını yerleştirmesi ile başlanır.  (Besmele çekmedi sanırım) Kısa bir süre sonra Bocabella ile mimar Villar arasında ciddi anlaşmazlıklar başlar.  Buna dair; dönemin siyasi gelişmeleri ile ilişkilendirilmiş veya Gaudi üzerine yıkılmış muhtelif söylentiler olmakla birlikte ben, projedeki “tasarım hatalarından kaynaklı” nedenlerle çıkan tartışmalar olduğunu sanıyorum.  Bu tartışmaların çok uzaması üzerine Bocabella, mesleki bilgisine güvendiği bir kişi olan, mimar Joan MARTORELL‘den bilirkişilik yapmasını ister. Ve Martorell, projenin Villar’dan hemen alınarak asistanı olan Gaudi’ye verilmesini ve Usta’nın yeni bir proje tasarlanmasının en uygun çözüm olduğunu söyler.
Bu karar üzerine Birlik, 126 yıl sürecek bir döneme de ilk adımını atmış olur.
Bir süre sonra Gaudi; bir bazilika şeması üzerinde geliştirdiği, 5 yüksek ana nef ile bunlarla ilişkili binayı çevreleyen 3 neften oluşmuş bir alan ve onları örten 170 metre yüksekliğe erişmiş bir kubbe ile projesini hazırlar.  Diğer proje detaylarına gezimiz sırasında yeniden değineceğim için girmiyorum.  Ve 1889 yılında, daha sonra Gaudi’nin atölye olarak da kullanacağı ve bina bittiğinde gömüt işlevi görecek olan mahzen tamamlanır. 1890′da binaya ait tüm çizimler bitirilir ve 1892′de “Nativity façade” (İsa’nın dirilişi cephesi) cephesine başlanır. Bu cephe, ancak Danimarka Kralı Christian X’nın İspanya’yı ziyaret ettiği 1929 yılında tamamlanacaktır.  1909′da projedeki Papaz Okulu tamamlanır. 30 Kasım 1925′de ise 12 çan kulesinden ilki, 100 metre yüksekliğindeki aziz Barnabas Kulesi bitirilir.  Usta, bu sevinci doyasıya yaşasa da, 8 ay sonra, 7 Temmuz 1926′da bir tranvay kazası ile ölür. 2 gün sonra öldüğü öğrenilir ve düzenlenen bir törenle usta, bir süre atölye olarak kullandığı Sagrada Famillia’nın mahzeninde bulunan gömütlüğe gömülür.  Halbuki, Sagrada Familia Kilisesi kurulması fikrini besleyenler, temel atma günü olan koruyucu aziz Joseph gününe de güvenerek, kim bilir neler hayal ediyorlardı. Ama onları bekleyen daha çok sıkıntı yoldaydı. Uzun süren bir mimari proje süreci, ardından parasızlık nedeniyle inşaatın ilerleyememesi ve derken Gaudi’nin ölümü ilk çeyrek yüzyılda yaşananlardı.
Ve daha çok şey yaşanacaktı…
Associació Espiritual de Devots de Sant Josep, ilk önce yeni bir mimar arayarak işe başladı Gaudi’nin ölümünden sonra. Kısa bir süre sonra bu görevi, 1905′den beri Gaudi ile birlikte çalışan, mimar unvanını ise ancak 33 yaşında alan Domènec Sugrañes i Gras’a verdi.
Sugrañes önce, casa Milà’dan bu yana birlikte çalıştığı Usta’sının düşünce sistemi ile kilisenin eksik çizimlerini tamamlar. Bir maket oluşturarak iş planını yapar. Ve Katalunya’ya otonomi verilmesinden bir yıl önce 1933′te, ilk çan kulesinin kütle ile olan bileşimini tamamlar.  1935 sonrası İspanya için sıkıntıların iyice yükseldiği yıllardır. Ve tabi Katalunya bölgesi de bundan nasibini fazlasıyla alacaktır. 17 Temmuz 1936-1 Nisan 1939 arası’nda patlak veren ve 1975 yılına kadar ayakta kalacak Franco diktatörlüğünü iktidara getiren, İspanya İç Savaşı sırasında, atölye yakılır ve tüm çizimler, maketler ve o ana kadar modelleme anlamında ne yapıldıysa yok edilir.  1940′da diktatörlük, mimar Francesc Quintana’ya tahrip edilen gömüt odalarının restorasyonu ile bugün bize ulaşan çizim ve maketlerin yapılması görevini verir.  14 yıl boyunca Kilisede pek iş yapılamaz.  1954′te dini inançlarına güvenilen 4 mimara: Francesc Quintana, Isidre Puig Boada, Lluís Bonet Garí ve Francesc Cardoner’e işi tamamlamaları için proje teslim edilir. Ve “İnanç Cephesi” (passion façade) nin yapımına başlanır. 1958 yılın Aziz Joseph günü, yenide doğuş cephesindeki, J. Busquets tarafından yapılan “İsa’nın soyu” yontusu tamamlanır. Bu gelişme, çalışmalara büyük bir motivasyon verir.  Projede olmayan ve bugün Gaudi çalışmalarının sergilendiği müze binası, 29 Haziran 1961′de tamamlanır.  1976′da tutku cephesindeki çan kulesi tamamlanır. Ve ağır aksak proje inşaatı sürdürülür.  Ancak 2006 yılında yeni bir tehlike daha gündeme gelir.
Bu tehlike, geçen ay işletmeye açılan AVE’nin yer kabuğunda yaratacağı titreşimler nedeniyle kiliseye zarar verme olasılığıdır. Uzun süren bir dizi tartışma başlar ve bir örgüt kurulur. Birçok mimar ve mühendisin de içinde yer aldığı Patronat de la Sagrada Família adlı bu örgütün verdiği yoğun mücadele sonucunda da İspanya Kültür Bakanlığı’nın devreye girmesi ile AVE güzergahında proje tadilatları yapılır. 

Bir anektot:
Ölümünden az önce, Usta’ya, işin bu kadar uzaması konusunda bir serzenişte bulunur kilise yaptırma heyetinden birisi. Dinler onu Usta ve yanıt olarak der ki; “benim patronumun bir acelesi yok…
Evet kilisenin kısa “makus tarihi” bu kadar.

Evet…
Bina, kütlesi ve plan şeması dışında ele alındığında baştan sona tamamen bir “sembolizmidir”.  Burası önemli. Çünkü Gaudi; “doğa ve dinin diliyle her şey konuşulabilir, her şey geçilebilir ve düşünülebilir” demektedir bu simgeciliği ile. Ve Gaudi’nin bu binasıyla mimarlığı kullanarak; şiir ile, doğa ile veya astronomi ile nasıl da önemli ilişkiler kurulabileceği görülür.  Gaudi, aynen Gotik dini mimarinin kuralını kullanır ve bu binanın, “açık bir dini kitap” olduğunu söyler. Ve doğacı plastik sanat ile modern mimarinin gücünü, dini mimarinin özü ile de akdeniz mimarisinin ruhunu birleştirir Sagrada Familia’da.  Bu önemlidir ki; 126 yıldır, yüzlerce (belki de binlerce) kişi bu binanın bitirilmesi için uğraşmaktadır. Dünyanın her yerinde ve her dinde, bir anda köşe başına “inşa edilmiş” ve bizi karşı kaldırıma püskürten bir dini mimari yüzyılında yaşayan bizler için, önemli bir durumdur Sagrada Familia.

Burada tartışmayı ilerletmek gerekir:
Süleymaniye Camii’ni “muhteşem” kılan ne sultanın lakabı ne de binanın metrik bilgileri değildir örneğin. “O”, Sarayburnu ile başlayan Ayasofya ile devam eden “araziye paralel” çizginin “büyük ve sakin” bir parçasıdır. İşte bina da o’dur, mimarlık da o’dur.
Ne olur burada, mimarın görevini yeniden düşünün. Sanılanın aksine mimar, sadece “hacim” üretmez …

Neyse…
Kubbe ise Gaudi’ye göre; “tapınağın coşkusudur”. 170 metre yüksekliğe erişecek olan en yüksek yerdir orası. Gaudi, İsa’nın dirilişi olarak görür bu kubbeyi. Doğu cephesi olan İsa’nın yeniden doğuşu cephesidir. Cephe güneş yönünde tasarlanmıştır ve kaplumbağalar, salyangozlar, ördekler, horozlar, baykuşlar, serçeler, Akdeniz bitkilerinden esinlenmiş, yaşama sevincini vurgulayan son derece hareketli taş işçiliği ile bezenmiştir. Bu yüzeyde de 3 kapı vardır ve bunlar İsa’nın yaşamını en önemli üç özelliği olan; “umut”, “hayırseverlik” ve “inanç” olarak tanımlanmıştır. Bu cephedeki dört çan kulesi İsa’nın yolundan ayrılan ve hıristiyan inancında “hain” olarak adlandırılan aziz Mathew, aziz Judas, aziz Simon ve aziz Barnabas’a adanmıştır.  Binanın Sardenya caddesine bakan inanç cephesi batıya bakar. Bu cephe İsa’nın ölümünün yarattığı kederi daha iyi vurgulamak için, binada çok sık kullanılan bitki ve hayvan süslemelerinden tamamen arındırılmıştır. Cephedeki tek hareket oldukça yalın biçimlendirilmiş ve insan kemiğine benzetilmiş kolonlarla yapılmıştır.  Bu cephede bulunan dört çan kulesi sırasıyla; aziz James, aziz Bartholomew, aziz Tomas ve aziz Phillip’i temsil etmektedir. Cephede bulunan 3 kapı ise hıristiyanlığın faziletlerini temsil eder.  Güney cephesi, “şan cepesidir” (glory façade). Bu cephe insanın hayatındaki günah-fazilet çelişkisini vurgular. Cephedeki “cehennem” vurgusunda, eski çok tanrılı dönemin mitolojilerinden alıntılar vardır.

Büyük kapı önündeki yedi sütunda “kutsal ruhun yedi hediyesini” simgeler. Burada anlatılması gereken bir konuda çan kuleleridir. Ki kilisenin silutei gözümüzde o kuleler ile canlanır. Kilisede 12 çan kulesi vardır. Bunlar 12 havaridir. Ve bunlar yer yüzü ile gökyüzünü birleştiren ilahiler okuyan bizim bakışımızı gökyüzüne çeviren haç taşıyan, tespih ve bastonları olan kulelerdir.  Kilisenin içi, Gaudi’nin sözleri ile konuşursak; “tapınak bir orman gibi olacak” isteği ile tasarlanmıştır. Yükselerek birbirine değen çiçekler, aralarından sızan ışık bu atmosferi yaratır. Birleşen bu çiçekler, havarileri ve tüm dünya kiliselerini temsil eder.  Ve şüphesiz havarilerden Paul ve Peter’in bağladığı kemerlerden, Meryem anaya, aziz John’a kadar sayısız betimleme ile kaplanmıştır her alan.

Bu uzun yazıyı birkaç güncel bilgi vererek tamamlayayım:
Sagrada Familia, Ekim/Mart ayları arasında saat 9:00/18:00, Nisan/Eylül aylarında ise 9:00/20:00 saatleri arasında açık. Ancak kilise; 25-26 Aralık ve 1-6 ocak tarihlerinde kapalı.
Giriş 8 Avro, öğrencilere 5 Avro, 20 kişiden fazla grup olduğunuzda kişi başı 5 Avro’ya giriyorsunuz. İnanç cephesindeki 65, yeniden doğuş cephesindeki 55 metre yükseklikteki asansörleri kullanmak için 2 Avro daha ödüyorsunuz.
Katalanca, İspanyolca, İngilizce, Fransızca, Almanca ve İtalyanca bilgi veren “sesli rehber” kullanacaksanız bunun için 3, 5 Avro ödüyorsunuz. Ancak bunları kapanışa 1 saat kalaya kadar kiralayabiliyorsunuz.  Tüm kampusun “turistik” gezisi yaklaşık 1 saat sürüyor. Binada, açılmış ve çok şık tasarlanmış standlardan fotoğraftan DVD’ye kadar her türlü tanıtım ürününü satın alabiliyorsunuz.  Ben sadece fakülte yaşamımda tanıştığım ve beni çok etkileyen iki “ustadan” biri olan Antoni Gaudi’yi (diğer, ise bir İsrailli mimar olan Moshe Safdie’dir.